Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi11
Bugün Toplam492
Toplam Ziyaret1405037
Yılmaz Aydoğan
yaydogan33@gmail.com
SONUMUZ ‘KUVEYTİN İŞGALİ’NE BENZEMESİN
10/10/2019

Yakın Tarihten Bir Kesit:

2 Ağustos 1990 tarihinde, Irak Ordusu Kuveyt’i işgal etti. 1980-88 yılları arasındaki İran-

Irak Savaşı esnasında Kuveyt’e borçlanan Saddam Hüseyin, bu borcun silinmesini istemiş; buna olumlu karşılık verilmeyince de, “Savaş yıllarında petrol fiyatlarını düşürerek Irak

Devleti’ne zarar verildiğini,” ileri sürerek; Amerika Büyükelçisi’nin de teşviki ve kışkırtmasıyla,

Kuveyt’i işgale ve ilhaka kalkışmıştı.

İşgalden sonra toplanan BM Güvenlik Konseyi, Kuveyt’in işgalini kınamakla kalmadı.

“Hem Irak’a silah satışlarını yasakladı, hem de Ocak 1991 tarihine kadar işgalin kaldırılmasını,” istedi.

Türkiye’nin de içinde olduğu 36 ülke, BM kararının uygulanabilmesi için bir Koalisyon

Cephesi oluşturdular. Türkiye 28 ülkenin yer aldığı askeri eylemler dışında kaldı, sadece ekonomik yaptırımlara katıldı.

Çöl Fırtınası adı verilen Amerikan askerlerinin öncülüğündeki askeri operasyon, 24 Şubat 1991’de ‘yüz saatlik kara harekâtı’ şeklinde uygulandı ve Irak  kara kuvvetlerinin büyük kısmının imha ve esir olması üzerine Kuveyt’i terk etmeleriyle sonlandı. Birinci Körfez Savaşına katılan koalisyon kuvvetleri ile Irak askeri heyetleri arasında 3 Mart 1991 günü

Kuveyt’in Suudi Arabistan sınırındaki çölde, bir çadır içinde, ateşkes görüşmeleri yapıldı.

Irak, Kuveyt’i ilhak kararını kaldırmak ve tazminat ödemek başta olmak üzere bütün şartları kabul etmek zorunda kaldı. Bu şekilde Birinci Körfez Savaşı fiilen sona ermiş oldu.

1991 yılı nisan ayının ilk haftasında, Irak’ın BM Güvenlik Konseyine, tüm şartları kabul ettiğine dair yazılı başvurusu ile de Birinci Körfez Savaşı resmen sona erdi. 

ABD bu savaş sonrasında Irak’a tarihinde görülmemiş kapsamda ve uzun süreli, ağır bir ambargo uyguladı. Uygulanan ambargo sonucunda Irak’ta yoksulluk ve çocuk ölümleri artı.

Temel gıda maddeleri ve ilaç yetersizliği Irak halkını çok etkiledi. Ambargolar kademe kademe İkinci Körfez Savaşına kadar sürdü.

Tarih tekerrürden ibaretse, günümüze uyarlayalım mı bu tarihi alıntıyı şimdi?

Devlet yöneticilerimizin ısrarı üzerine 7 Ekim 2019 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nce, “Kuzey Suriye’deki Amerikan askerlerinin çekileceği, Türkiye’nin bölgeye girişine engel olunmayacağı, yardım da edilmeyeceği, ellerindeki İŞİD militanı esirlerin geleceğinden Türkiye’nin sorumlu olacağı -ve en önemlisi- İŞİD’le mücadeleyi Türkiye’nin yürüteceği,” açıklandı.

Bu başlangıçta, ülkemiz kamuoyunda bir rahatlama yarattı. Ancak iki saat sonra Amerikan Devlet Başkanı’nın, “Kendisinin belirlediği kuralların dışına çıkılması halinde, daha önce de yaptığı gibi, Türkiye ekonomisini mahvedeceğini,” açıklaması, soğuk duş etkisi yaptı.

Anlaşılan, ABD bizim kendi korumasında olan PYD/YPG yerine İŞİD ile mücadele etmemizi istiyor.

Amerikalı Cumhuriyetçi Senatör Graham, “Kuzey Irak’a girerse, Amerikan Temsilciler Meclisi ve Senatosu’na, Türkiye’ye cehennemi yaptırımlar içeren ambargo uygulanmasını teklif edeceklerini,” açıkladı.

Öte yandan iki gün önce Amerikan Dışişleri Bakanı, Atina ziyaretinde, “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji sondajlarının hukuk dışı olduğunu ve ülkesinin tüm gücüyle Yunanistan ve Kıbrıs Rumları yanında yer alacağını,” açıklamıştı.

Bu açıklamalar, demeçler, tweeter paylaşımları olup biterken ben 1990’lı yılları, Birinci Körfez Savaşı’nı anımsadım nedense? Bu gün içerisinde bulunduğumuz olaylarla o günkü olayları kıyaslamayı ve bunu okuyucularımla paylaşmayı düşündüm.

Önden, Saddam’ı Kuveyt’i işgale teşvik eden, ardından da Birleşmiş Milletlerde Irak’ın Kuveyt’ten güç kullanılarak çıkartılmasına karar aldırıp Koalisyon gücü oluşturan ABD, şimdi de, kendi kurallarına uyulduğu sürece, Erdoğan’ın Kuzey Suriye’ye girmesine karışmayacağını açıklıyor. Bir kaç gün sonra, “Kuralları ihlal ettiniz!” diyerek, BM Güvenlik

Konseyi’nden, bizim Kuzey Suriye’den zorla çıkartılmamıza karar aldırtmayacağını; Irak benzeri bir ambargo ile bizi enerjisiz, gıdasız ve ilaçsız bırakmayacağını kim söyleyebilir?

Ülkemiz ekonomisi mevcut şartlarda, öz kaynaklarımızla böyle bir ambargoyu göğüslemeye yeterli midir?

Bizim Kuzey Suriye’ye girişimizi Uluslararası Hukuk açısından haklı kılacak iki dayanağımızdan birisi BM Anlaşması’nın 51. Maddesi, diğeri ise Suriye ile aramızda imzalanmış 1998 tarihli Adana Mutabakatı’dır. Bu iki metin bize yapılan saldırılar karşısında fazla derinliği olmayan, geçici nitelikte sınır ihlali hakkı verir. Biz bu yasal dayanakları gerekçe göstererek, Kuzey Suriye’deki YPG unsurlarını yok edecek kadar geniş bir alanda ve zamanda askeri harekât yapamayız.

BM bizim zorla Kuzey Suriye’den çıkartılmamıza karar verirse, askerlerimizin üniformalarını çıkartıp, onlara Suriye muhaliflerinin üniformasını giydirmekten başka çıkar yolumuz yoktur.

Osmanlı Devleti yıkılırken Kuzey Afrika, Kanal, Filistin, Hicaz, Körfez/Bağdat, Kafkaslar/Doğu Anadolu, Trakya gibi pek çok cephede aynı anda savaşmak zorunda kalmış; kısmi başarılara rağmen top yekûn kaybetmekten kurtulamamıştı. Şimdi önümüze Kuzey Suriye’de açılmış 900 km. lik bir cephe koyarak, – Ki bu cephenin kuzeye doğru Van’a, Ağrı’ya kadar uzaması ihtimal dâhilindedir.- gücümüzü dağıtıp; biz Suriye bataklığında sinek kovalarken, Doğu Akdeniz’deki haklarımıza el koymayı planlamış olamazlar mı?

Yöneticilerimiz yanlışı daha yolun başında, “Şam’daki Muaviye Camisi’nde namaz kılmayı hayal ettiklerinde, Süleyman Şah’ın sandukasını Karakozak’tan alıp Suruç önündeki

Eşme köyüne getirdiklerinde,” yaptılar! Bugün o yanlışların bedelini ödemekle meşgulüz.

Yeni yanlışlara tahammülümüz yoktur.

Ne diyelim? Allah çocuklarımızın ayaklarına taş değdirmesin.



460 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

NE KADAR ÖZLEMİŞİZ BÜTÜNLEŞMEYİ? - 13/09/2022
İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer’i oldum olası sevmem… Türk vatandaşı olsa da, Türkiye’de yaşasa da kendisini, Türk kültüründen daha çok kadim Yunan kültürüne yakın saydığını, milli bir çizgide olmadığını görüyorum.
NEDİR MİLLİ SİYASET -2- - 25/07/2022
Mustafa Kemal Paşa’nın daha 1923 yılında söylediği aşağıdaki sözleri onun, yolun en başından itibaren ‘Milli Siyaset’ düşüncesine sahip olduğunu gösterir:
NEDİR MİLLİ SİYASET ?(1) - 15/07/2022
Son yarım yüzyılda ülkemizin savrulduğu mevcut durumun iç ve dış “hareket ettiricileri”, onların planları, uygulamaları ve geldiğimiz yer, iyi incelenmeli ve doğru teşhis edilmelidir.
YENİDEN MİLLİ SİYASET 2 - 05/07/2022
1821 Mora kalkışması ile başlayan ve 7 Ekim 1912 / 30 Mayıs 1913 arası sekiz aylık dönemde kaybettiğimiz Balkanlarda, Türk kırımının zirveye ulaştığını; Osmanlı’nın bu 90 (doksan) yıllık geri çekilme döneminde 2.500.000 Türk’ün kırıma uğradığını, 8.0
YENİDEN MİLLİ SİYASET 1 - 04/07/2022
(“Yeniden milli Siyaset” yayın hazırlıkları yaptığım kitabımın adıdır. Kitabın “Sonsöz” Bölümünü okuyucularımla paylaşmak istedim.)
AYDIN PARTİCİLİĞİ - 01/06/2022
[ Bilirsiniz bizim kültürümüzün bir parçası olan sözlü halk edebiyatımızda Hz. Süleyman, “Kuş dili bilen,” olarak anlatılır. Hz. Süleyman ile kanadı kırık bir kuş arasında geçtiği söylenen öykü, “İnsanlar ders alsınlar,” diye tekrarlanır, kuşaklar bo
GÖZDEN KAÇANLAR - 11/04/2022
Nedendir bilmiyorum?
PRENS SABAHATTİN VE DÜŞÜNCELERİ - 06/04/2022
“Cumhuriyet öncesi döneme ve 1921 Anayasası’na” özlem duymanın moda olduğu bu günlerde Prens Sabahattin’i anmak ve anlamaya çalışmak, “Mensubu bulunduğu milletin sorunları ile dertlenen bir vatansevere karşı,” vefa borcumuzdur.
AYAN BEYAN (2) - 16/03/2022
1921 Anayasasına Türkiye’de ilk vurgu yapan kişi PKK lideri Abdullah Öcalan’dır. Kendisinin, uydurduğu ‘Demokratik Özerklik’ teorisinde, “Düşüncelerini kapsayıcı(!) bir zemine oturtması,” gerekiyordu ve işte o kapsayıcılığı 1921 Anayasası’nda buldu.
 Devamı
AlışSatış
Dolar18.772118.8473
Euro20.425820.5076