Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi11
Bugün Toplam493
Toplam Ziyaret1405038
Yılmaz Aydoğan
yaydogan33@gmail.com
EMPERYALİZMİN KISKACINDA TÜRK TARIMI - 23
07/08/2018

Değerli Okuyucularım,

Bugün tarımla bağlantılı enerji sektöründen bir konuyu inceliyoruz. Uygulamadaki anlayış birliğini göreceksiniz. Emperyalizme teslim olmuş ülke yönetimlerinin tarım alanında yaptıklarının, “halkın soyulmasına” yönelik olarak, diğer alanlarda da tekrarlandığı apaçık ortadadır.]

 

ELEKTRİK DAĞITIMINDAKİ KAYIP VE KAÇAK

 

Bir halk, göz göre göre ve hoyratça ancak böyle soyulabilir. Acı olan, bu soygunun, seçimle işbaşına gelen bir yönetimin koruması altında uygulanmasıdır.

 

Bilindiği üzere Türkiye’de Enerji Dağıtım Hizmetleri son on yıl içerisinde, iller 21 hizmet bölgesine ayrılarak bölgeler halinde özelleştirilmiştir. Bu, beraberinde su kaynaklarının, enerji üretiminin, enerji dağıtımı ve perakende satışının da özelleştirilerek, özel yabancı şirketlerin ellerine muazzam bir stratejik güç yoğunluğunun teslim edilmesi demektir. 

 

Özel dağıtım şirketleri içerisinde en çok dikkat çekeni başlangıçta yerli Sabancı Grubu içerisinde yer alan EnerjiSA’dır. Alman E.on şirketi 2013 yılında, EnerjiSa’nın %50 paylı ortağı haline gelmiştir. EnerjiSa halen kurulu gücü 1.293 MW olan 13 baraj ve HES in; kurulu gücü 1.300 MW olan 5 adet Doğalgaz Çevrim Santrali’nin; kurulu gücü 212 MW olan 3 adet Rüzgar Santralinin işletme hakkına sahiptir. Kurulu gücü 450 MW olacak bir Termik Santral ile kurulu gücü 1.000 MW olacak 5 baraj ve HES inşaatı devam etmektedir. Enerji yoluyla muazzam bir su kaynağının da kontrol altına alınmış olduğunu görmek mümkündür. Ayrıca Türkiye nüfusunun %25’ine denk gelen 22 milyon insanın yaşadığı bir coğrafyada (Toroslar, Başkent ve İstanbul Anadolu yakası) elektrik dağıtımı da bu şirketin elindedir.

 

Özetle, Türkiye’mizde de gidişat küresel planlara uygun olarak şekillenmeye devam etmektedir. Küresel Güç Odakları (KGO), geçen zaman içerisinde alttan alta sürdürdüğü çalışmalar yanında, gerektiğinde sahnelenen askeri ve sivil darbelerin radikal sıçramalarıyla, ülkemizde ekonomik ve politik inisiyatifi ele geçirmiş bulunmaktadır.

 

Buradan, bağlantılı bir başka konuya geçmek istiyorum. Elektrik Dağıtım Şirketleri’nin “kayıp ve kaçak elektrik bedelini tüketicilere yükletmesi”.

 

Dağıtım şirketlerinin, elektrik satış faturalarında elektrik bedeline ek olarak “kayıp kaçak” bedelini de müşterilerinden tahsil etmeleri üzerine konu yargıya götürülmüş; İl/İlçe Tüketici Hakem Heyetleri’nden Ticaret ve Hukuk Mahkemelerine, oradan da Yargıtay Hukuk Dairesine ve Hukuk Genel Kurulu’na kadar giden yargılamalar 21 Mayıs 2014 tarihli karar ile sonuçlanmıştır. Buna göre: “Kayıp Kaçak Bedelinin Tüketiciden Tahsil Edilemeyeceği; Elektrik Enerjisinin Nakli Esnasında Oluşan Kayıp İle Başka Kişiler Tarafından Hırsızlanmak Suretiyle Kullanılan Elektrik Bedellerinin Kurallara Uyan Abonelerden Tahsil Edilmesinin Hukuk Devleti ve Adalet Düşünceleri İle Bağdaşmayacağı” bağlayıcı yargı kararı (Yargıtay İçtihadı) haline getirilmiştir.

 

Ancak siyasi iktidar, Yargıtay Genel Kurulu içtihadının ikinci haftasında, yani 4 Haziran 2016 tarihinde, 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 17.ci maddesini değiştirerek;Dağıtım tarifeleri; dağıtım sistemi yatırım harcamaları, sistem işletim maliyeti, teknik ve teknik olmayan kayıp maliyeti, kesme-bağlama hizmet maliyeti, sayaç okuma maliyeti, reaktif enerji maliyeti gibi dağıtım faaliyetinin yürütülmesi kapsamındaki tüm maliyet ve hizmetleri karşılayacak bedellerden oluşur. Dağıtım şirketlerinin tarifelerine esas alınacak teknik ve teknik olmayan kayıplara ilişkin hedef oranlar bu kayıpları düşürmeyi teşvik edecek şekilde Kurul tarafından belirlenir. Kurulca belirlenen hedef oranlarını geçmemek kaydı ile teknik ve teknik olmayan kayıplara ilişkin maliyetler dağıtım tarifelerinde yer alır ve tüketicilere yansıtılır,” hükmü ile şirket uygulamalarını yasal durum haline getirmiştir. Üstelik bir ek fıkra ile bu kuralı “geriye de” yürütmüştür.

 

Hukukun yerleşik kurallarına aykırı bu kanuni düzenleme, yüze yakın mahkemenin ayrı kararları ile “Anayasa’ya aykırı” görülerek Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüş ise de, AYM 15 Şubat 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan, 28 Aralık 2017 tarihli çoğunluk kararı ile “Düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığına,” karar vermiş bulunmaktadır.

 

Bu durumda dağıtım şirketlerince, elektrik akımının “teknik kayıplarına karşı alt yapısını iyileştirme ve çalınmaya karşı güvenlik önlemleri alma zorunluluğu” ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. Dağıtıcı firma, “nasıl olsa ortaya çıkan kayıp ve kaçağın bedelini” bir maliyet unsuru olarak gösterip son tüketiciden alabilecektir.

 

Oysa, elektrik kaybını önleme ve hırsızlıkları engelleme veya hırsızı takip edip, bedeli ondan tahsil etme görevi bizzat enerjinin sahibi bulunan Dağıtıcı Firma sorumluluğunda olmalı değil midir? Tüketici olan vatandaşın “faturalara yansıtılan kayıp-kaçak bedelinin hangi miktarda olduğunun apaçık denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne bedel ödediğini bilmesi, yani şeffaflık” Hukuk Devleti olmanın vazgeçilmez unsurlarındandır.

 

Hukukçular arasında tartışmalara konu olan bu düzenleme ve AYM kararı, özelleştirme uygulamalarında “Hukuk düzeninin kamu yararına değil, özel şirketler yararına” nasıl değiştirilebildiğine, güzel bir örnek oluşturmuştur.

 

Ve bu uygulamaların hiç birisi halkın yararına “milli siyaset” değildir.

 

1980 sonrası ülkeyi yöneten iktidarların hiç birisi, -iş başındakiler dahil-, söylemlerinin aksine, “milli ve yerli” bir politika geliştirip uygulayabilmiş değildir.

 

DEVAM EDECEK.

 

 

 

 

 

 

 



400 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

NE KADAR ÖZLEMİŞİZ BÜTÜNLEŞMEYİ? - 13/09/2022
İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer’i oldum olası sevmem… Türk vatandaşı olsa da, Türkiye’de yaşasa da kendisini, Türk kültüründen daha çok kadim Yunan kültürüne yakın saydığını, milli bir çizgide olmadığını görüyorum.
NEDİR MİLLİ SİYASET -2- - 25/07/2022
Mustafa Kemal Paşa’nın daha 1923 yılında söylediği aşağıdaki sözleri onun, yolun en başından itibaren ‘Milli Siyaset’ düşüncesine sahip olduğunu gösterir:
NEDİR MİLLİ SİYASET ?(1) - 15/07/2022
Son yarım yüzyılda ülkemizin savrulduğu mevcut durumun iç ve dış “hareket ettiricileri”, onların planları, uygulamaları ve geldiğimiz yer, iyi incelenmeli ve doğru teşhis edilmelidir.
YENİDEN MİLLİ SİYASET 2 - 05/07/2022
1821 Mora kalkışması ile başlayan ve 7 Ekim 1912 / 30 Mayıs 1913 arası sekiz aylık dönemde kaybettiğimiz Balkanlarda, Türk kırımının zirveye ulaştığını; Osmanlı’nın bu 90 (doksan) yıllık geri çekilme döneminde 2.500.000 Türk’ün kırıma uğradığını, 8.0
YENİDEN MİLLİ SİYASET 1 - 04/07/2022
(“Yeniden milli Siyaset” yayın hazırlıkları yaptığım kitabımın adıdır. Kitabın “Sonsöz” Bölümünü okuyucularımla paylaşmak istedim.)
AYDIN PARTİCİLİĞİ - 01/06/2022
[ Bilirsiniz bizim kültürümüzün bir parçası olan sözlü halk edebiyatımızda Hz. Süleyman, “Kuş dili bilen,” olarak anlatılır. Hz. Süleyman ile kanadı kırık bir kuş arasında geçtiği söylenen öykü, “İnsanlar ders alsınlar,” diye tekrarlanır, kuşaklar bo
GÖZDEN KAÇANLAR - 11/04/2022
Nedendir bilmiyorum?
PRENS SABAHATTİN VE DÜŞÜNCELERİ - 06/04/2022
“Cumhuriyet öncesi döneme ve 1921 Anayasası’na” özlem duymanın moda olduğu bu günlerde Prens Sabahattin’i anmak ve anlamaya çalışmak, “Mensubu bulunduğu milletin sorunları ile dertlenen bir vatansevere karşı,” vefa borcumuzdur.
AYAN BEYAN (2) - 16/03/2022
1921 Anayasasına Türkiye’de ilk vurgu yapan kişi PKK lideri Abdullah Öcalan’dır. Kendisinin, uydurduğu ‘Demokratik Özerklik’ teorisinde, “Düşüncelerini kapsayıcı(!) bir zemine oturtması,” gerekiyordu ve işte o kapsayıcılığı 1921 Anayasası’nda buldu.
 Devamı
AlışSatış
Dolar18.772118.8473
Euro20.425820.5076