Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam359
Toplam Ziyaret1332823
HABER VİDEOLARI
Yılmaz Aydoğan
yaydogan33@gmail.com
EMPERYALİZMİN KISKACINDA TÜRK TARIMI – 22
02/08/2018

 

S O N U Ç

(Bu bölüm, ağırlıklı olarak gazeteci-yazar Soner Yalçın’ın “Saklı Seçilmişler” kitabından derlenmiştir.)

 Gen yapımız ve buna bağlı olarak vücudumuzda gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar, “doğal olmayan endüstriyel yiyeceklerle” başa çıkacak yeteneğe sahip değil. “Yediğimiz yiyeceği sindirmek, moleküllerine ayırmak ve besinleri bağırsaklarımızdan vücudumuzun geri kalanına dağıtmak” için milyonlarca yıl içinde programlanan vücudumuz, beslenme değeri az ve kalorisi yüksek kimyasal gıdaları tanıyamıyor.

 Binlerce yılda oluşması gereken evrim, birkaç yıl içerisinde oluşturulan teknoloji ürünü kimyasal gıdalara, genetiği değiştirilmiş yiyeceklere uyum sağlayamıyor.

 İşlenen, lifi alınan, nişasta ve şeker miktarı artırılan vs. yiyecekler, sindirim sistemimizi darmadağın ediyor. Bu da vücudun bağışıklık sisteminin yıkılmasına sebep oluyor. Genler ve yiyecekler arasındaki bu uyumsuzluk, son yıllarda müthiş artış gösteren çok sayıda “kronik” denilen hastalıklara neden oluyor. 1930’larda en yaygın ölüm sebebi grip ve ishal iken, günümüzde niye “kalp ve kanser”?

  Sağlıksız olduğu bilinen ve insanı uçurumun kenarına sürükleyen gıdalar neden dayatılıyor? Niye yasaklanmıyor?

 Yaşlılıktan ölüm oranı azalırken, insanlar genç yaşta “kronik hastalıklardan” ölmeye başladı. Dünyada şeker (Tip 2 diyabet) 1990-2010 yılları arasında %35 oranında arttı. Bugün en gelişmiş diye parmakla gösterilen Amerikan toplumunun üçte ikisi aşırı şişman ve obez!

 İnsanoğlunun yakın akrabası neandertal, kültürel uyumu sağlayamadığı için yok oldu. Şimdi sırada, bizim (homo sapiens) içimizdeki yoksullar ve ezilmişler mi var, dersiniz? Yediklerimize içtiklerimize dikkat etmezsek, yavaş yavaş zehirlenerek azalacağız.

 Kanserden kısırlığa birçok rahatsızlığın sebebi endüstriyel gıdalardır.

 Hekimler sürekli uyarıyor. “Onu yemeyelim”. “bunu içmeyelim!” Tamam da,  meselenin dile getirilmeyen, ya da gizlenen yönü; “Kimyasal zehir düzenini kimlerin yarattığı.”

 “Gıda teröristlerini” pazara sokan perde arkasındaki “baronların” amaçları ne? Hangi küresel şirketler, IMF-Dünya Bankası-Dünya Ticaret Örgütü’nden oluşan  “şeytan üçgeni” vasıtasıyla Türkiye benzeri azgelişmiş ülke pazarlarına girdi?

 Tarımı nasıl ve neden teslim aldılar?

 Bu kirli gıda düzenini kimlerin kurduğu, niçin hiç gündeme getirilmiyor? Sorgulanmıyor?

 “Zehir piyasasının” siyasi-iktisadi yönü, bu işin yerli işbirlikçileri olan siyasal iktidarların rolleri neden hiç konuşulmuyor? Eko emperyalizmin “oyun kurucularından” hiç söz edilmiyor? Bu “çağdaş esarete” sebep olanlar hep atlanıyor, görmezden geliniyor, saklanıyor.

 Neden?

 Çünkü bunu yapanlar, Küresel Güç Odakları (KGO) dediğimiz, Dünya’yı yönetenler. Bunların görünmez bir Dünya Hükümeti var. Bu hükümet eliyle, her ülkede ve tüm ülkelerde “tekeller” veya “karteller” kurarlar. Basını, TV leri, gazeteleri, gazetecileri kontrol ederler. Toplumu kendilerine itaate zorlarlar; ya da kendilerine itaat etmeyen devlet görevlilerini işinden ederler. Kendilerine biat etmeyeceğini gördükleri siyasal partileri ve hareketleri daha palazlanma dönemindeyken hedef alır, halkın gerçek kurtarıcılarını “öcü” (!) gösterirler.

 Dünya ticaretinde kullanılan para, yani “US Dolar”, onların parasıdır. Amerikan Merkez Bankası “Federal Reserve” onların özel şirketleridir. Bilinenin aksine, ABD Merkez Bankası devletin değil özel sektöründür.

 Vakıfları, düşünce kuruluşları, STK ları aracılığı ile dünyanın sosyal güçlerine egemen olurlar. “Amerikan Dış İlişkiler Konseyi”, “Amerikan Gıda Konseyi” kayden devletin gibi görünse de onlarındır. Onların dediğini yapar, onların ürünlerine lisans verirler. Kendilerine diklenen hükümetleri düşürür, itaat edenleri iktidara taşırlar!

 Ülkelerin nüfus dağılımını, üretim örgütlenmesini kendilerine göre şekillendirirler. Örneğin, gelişmekte olan ülkelerde ayakları üzerinde durabilecek, yokluğa, kıtlığa dayanabilecek bir sosyal yapı olan “köylülüğün tasfiyesi” için onu sürekli zarar ettirip, “illallah” demesini; toprağını, köyünü terk ederek kendi emellerine uygun “yığınlar” haline dönüşmesini sağlarlar.

 Köylü “üretmesin” isteniyordu! “Nasıl olsa, tarım ürünlerini ABD ve AB’den daha ucuza alırız,” deniyordu. Toprak, su, iklim ve tür çeşitliliği bakımından dünya ölçeğinde zengin bir potansiyele sahip Türk tarımını katletmenin alt yapısı, nasıl oluşturuldu sanırsınız?

 IMF nin koridorlarında hazırlanıp, Türkiye’ye uygulanması şart koşulan, 12 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Programı ile Türkiye pazarı vahşi kapitalizme sonuna kadar açılarak, onların istediği ekonomik dönüşüm gerçekleştirildi. Bundan en çok etkilenen de şüphesiz ülke tarımı oldu. “Altta kalanın canı çıksın sistemi” kuruldu.

 Amerika ve Avrupa çiftçisi milyarlarca dolarlık fonlarla desteklenirken, tarım desteklemeleri, Türkiye’de ekonomik krizlerin sebebi sayıldı. Uygulanan politikaların ilk sonucu buğday, pamuk gibi ürünler için ithalat kapılarının açılması oldu. Türk tarımı, korumasız biçimde, kapitalist piyasanın insafına terk edildi. Sonuçta alanı Konya ilimizden küçük Hollanda’nın yıllık tarım ürünleri ihracatı 190 milyar dolar, Türkiye’ninse 12 milyar dolar. … 

Bu politikalara karşı çıkan aydınlarımız olmadı değil. Mesela “Tarhana Osman” diye meşhur olan Prof. Osman Nuri Koçtürk, “Gıda Emperyalizmi” adlı eserinde şöyle yazmıştı: “Günümüzde (Soğuk Savaş) bir toplumu uysallaştırmak, yönetmek, entelektüel kapasitesini azaltmak, az düşünen bireylerden oluşan bir toplum yaratmak için top ve tüfek gerekli değildir. Bunu, beslenme politikalarını ele geçirerek sulh içinde ve minnet duyguları ile başarabilirsiniz. Amerikan emperyalizminin yaptığı budur.” 

Sağlıklı, entelektüel kapasitesi yüksek, güçlü bireylerden oluşan bir toplum ve gelişmiş bir ülke için protein değeri yüksek beslenmenin önemli olduğunu, tahıl ağırlıklı beslenmenin ise bireyin sorgulama kapasitesini düşürerek yönetilebilir, güdümlenebilir hale getirdiğini iddia etti. Bu sebeple hayvancılığın geliştirilmesi, et ve süt ürünlerinin daha ucuz olarak halka arzının artırılması gerekliliğini ifade etti. ABD tarafından dayatılan “tahıla dayalı beslenme” politikalarının ülkeyi sömürge haline getirmek için bir araç olduğunu ve etkisini 40-50 yıl sonra gelecek kuşaklarda gösterebileceğini öngördü. 

Elli yıl sonra bugün, o öngörünün haklılığı ortaya çıktı! 

                                                                                          

DEVAM EDECEK.

 

 

 

 

 



429 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

NEDİR MİLLİ SİYASET -2- - 25/07/2022
Mustafa Kemal Paşa’nın daha 1923 yılında söylediği aşağıdaki sözleri onun, yolun en başından itibaren ‘Milli Siyaset’ düşüncesine sahip olduğunu gösterir:
NEDİR MİLLİ SİYASET ?(1) - 15/07/2022
Son yarım yüzyılda ülkemizin savrulduğu mevcut durumun iç ve dış “hareket ettiricileri”, onların planları, uygulamaları ve geldiğimiz yer, iyi incelenmeli ve doğru teşhis edilmelidir.
YENİDEN MİLLİ SİYASET 2 - 05/07/2022
1821 Mora kalkışması ile başlayan ve 7 Ekim 1912 / 30 Mayıs 1913 arası sekiz aylık dönemde kaybettiğimiz Balkanlarda, Türk kırımının zirveye ulaştığını; Osmanlı’nın bu 90 (doksan) yıllık geri çekilme döneminde 2.500.000 Türk’ün kırıma uğradığını, 8.0
YENİDEN MİLLİ SİYASET 1 - 04/07/2022
(“Yeniden milli Siyaset” yayın hazırlıkları yaptığım kitabımın adıdır. Kitabın “Sonsöz” Bölümünü okuyucularımla paylaşmak istedim.)
AYDIN PARTİCİLİĞİ - 01/06/2022
[ Bilirsiniz bizim kültürümüzün bir parçası olan sözlü halk edebiyatımızda Hz. Süleyman, “Kuş dili bilen,” olarak anlatılır. Hz. Süleyman ile kanadı kırık bir kuş arasında geçtiği söylenen öykü, “İnsanlar ders alsınlar,” diye tekrarlanır, kuşaklar bo
GÖZDEN KAÇANLAR - 11/04/2022
Nedendir bilmiyorum?
PRENS SABAHATTİN VE DÜŞÜNCELERİ - 06/04/2022
“Cumhuriyet öncesi döneme ve 1921 Anayasası’na” özlem duymanın moda olduğu bu günlerde Prens Sabahattin’i anmak ve anlamaya çalışmak, “Mensubu bulunduğu milletin sorunları ile dertlenen bir vatansevere karşı,” vefa borcumuzdur.
AYAN BEYAN (2) - 16/03/2022
1921 Anayasasına Türkiye’de ilk vurgu yapan kişi PKK lideri Abdullah Öcalan’dır. Kendisinin, uydurduğu ‘Demokratik Özerklik’ teorisinde, “Düşüncelerini kapsayıcı(!) bir zemine oturtması,” gerekiyordu ve işte o kapsayıcılığı 1921 Anayasası’nda buldu.
AYAN BEYAN (1) - 14/03/2022
“Ayan” “gözle görülen, açık, belli,” “beyan” ise “bildirme, söyleme” anlamlarına gelir. İki sözcük birlikte yazıldığında, “ayan beyan”, “besbelli, apaçık, açık seçik bir biçimde…” demektir.
 Devamı
AlışSatış
Dolar17.928518.0003
Euro18.311018.3843