Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam509
Toplam Ziyaret1405054
Yılmaz Aydoğan
yaydogan33@gmail.com
EMPERYALİZMİN KISKACINDA TÜRK TARIMI - 21
28/07/2018

 

ÜLKEMİZDE SU KAYNAKLARI ÜZERİNE OYUNLAR

Sulama, tarımsal üretimin belirleyici vasfı olan bir koludur. Demokrat Parti döneminden beri “barajlar” bizde siyasal yarışın sembolü olagelmiştir. Bugün bile öyledir. Ancak barajlar yapılırken, iç habitatların tahrip edilmesinin tarımın doğal dengesini nasıl bozup, biyolojik çeşitliliği yok ettiği, hiç konu edilmemiştir. 

Küresel Güç Odaklarına (KGO) ait 3-5 uluslar arası dev şirket tüm dünyada ve eş zamanlı olarak ülkemizde su kaynaklarının yönetimini ele geçirme savaşına girişmiş bulunmaktadır. Savaşın ilk safhasında sahneye “yerli azaplar” çıkmakta; halk ile oluşacak sorunlarda, oluşacak reaksiyonun göğüslenmesinde yabancıların ortada görünmesi taktik olarak pek istenmemekte; ardından finans dünyasının kurallarına ve işleyişine egemen dev kuruluşlar, bu “yerli girişimcilerin” ellerindeki su kaynaklarını, onların komisyonunu ödeyerek, kolayca toplayabilmektedirler. 

Ekilebilir toprakları tek başına ele geçirmek, aynı zamanda su kaynaklarını da kontrol altına almadan fazlaca bir değer ifade etmez. Su olmadan kitlesel tarım yapmak imkansızdır.  Toprakları ele geçirenlerin su kaynaklarını da ele geçirerek su tedarikini garantiye almaları şarttır. Bu korkunç proje, Türkiye’de yaşayan insanlar için de aynı program ve hedefleri içermektedir. 

2009 yılının Mart ayında Dünya 5.nci Su Forumu İstanbul’da düzenlendi. Foruma katılan bir akademisyenin raporundan, “Türkiye Hükümeti’nin ülkedeki bütün suların satışını planladığını; göllerin, akarsuların, kaynak ve yer altı sularının kullanım haklarının 49 yıllığına özel şirketlere devredileceğini,” öğreniyoruz. 

Forumu takip eden yıllarda, Türkiye’deki en önemli gelişme, Orman ve Su İşleri Bakanlığı bünyesinde 658 sayılı KHK ile “Türkiye Su Enstitüsü’nün (SUEN)” kurulması olmuştur. Kuruluş kararında SUEN; “… ulusal su politikaları geliştirilmesine katkıda bulunmayı amaçlayan ulusal bir düşünce kuruluşu,” olarak tanımlanmıştır. SUEN, Küresel Su Yönetim Merkezleri ile Türkiye’nin koordinasyonu yanında, “komşularımızda ve Afrika’daki Müslüman ülkelerde su kaynaklarının ele geçirilmesi ve özelleştirilmesi çalışmalarının yön ve taktikleri üzerine düşünceler geliştirilmesini,” görev edinmiştir. 

Günümüzde, ülkemiz insanlarının ve diğer canlıların hayatlarına en can alıcı darbe, kısaca “HES” denilen, Hidro Elektrik Santralleri yapımı kapsamında vurulmaktadır. Mevcut hallerinde, düzensiz debileriyle, sarp bir coğrafyada derin vadilerden akan sularımızın küresel planlar açısından bir çekiciliği görülmemekte; Devlet eliyle bu derin dereler üzerine uygun noktalarda küçüklü büyüklü barajlar yapılsın; sonra bu “su toplanma noktaları”, kanal ve tünellerle biri birine bağlansın; en sonunda da kuzey ve güneydeki deniz sahillerinde birkaç ana yükleme (dolum!) noktasına büyük çaplı borularla ulaştırılsın ve böylece “meta olarak su” paketlenip satışa hazır bir ekonomik değer haline gelsin! 

Türkiye’de halen, 65 adedi kamu, 513 adedi özel sektör tarafından inşa edilen 578 adet HES hizmete alınmış durumdadır. Bunların 134 adedi 2003 öncesi, 444 adedi ise 2003 ve sonrasında inşa edilmiştir. Ayrıca 535 adet daha HES yapılması planlanmaktadır. Bazıları “inşaat”, bazıları “lisans”, bazıları da “su kullanım tahsisi” aşamasındadır. Hepsi tamamlandığında 1013 adet HES bulunan bir ülke haline geleceğiz. 

“Derelerin suyuna sahiplenme niyetlerini, HES kurma amacının arkasına gizlemekteler.” Bu taktiğinin birkaç ana sebebi var:

·      Böyle bir girişimi insanlara kabul ettirebilmenin en kestirme yolu “enerji açığı ve ihtiyacından” bahsetmektir. Böylece medeniyet ölçüsü olan elektrikle algı oluşturulur.

·      Sadece suyu satın alsalar, halkın derelerden su kullanımı hakkını engelleye meyeceklerini bildiklerinden, enerji üretimi görünümü altında belli bir havzanın su hakkını kolayca ele geçirebilmektedirler. Ama “havza tahsisi” yerleştiğinde, “havza üzerine düşen yağmur damlası” bile onların olacağından, diğer insanların dereden her hangi bir amaçla su almaları da, yere naylon sererek yağan yağmur suyunu almaları da önlenebilecektir.

·      “Gerçek amacımız suları satmak” diyemediklerinden, HES yapıyoruz diyorlar. Ama sonuçta barajlarda toplanan suların “pipeline” denilen borularla belli merkezlerde toplanması imkanlı hale gelmektedir.

·      HES lerin özelleştirilmesi, su havzalarının bir dönem sonra büyük su devlerine satışını kolaylaştıracak; HES leri alan şirket “artık enerji üretmiyorum su satmak daha karlı” diyerek suyu sahildeki dolum noktalarından parayı bastırana sattığında, hukuken karşı çıkmak mümkün olmayacaktır.

 Bugüne kadar yer yer ortaya çıkan direnişler ve yargılamalarla yapımı durdurulan HES şantiyeleri var, ama mahkeme kararı sonucu yıkılan ve ortadan kaldırılan HES şantiyesi yoktur! “Yaptım oldu!” zihniyeti geçerli durumdadır.

 Hedeflenen, kamuya ait bütün su hizmetleri ve su kaynaklarının özelleştirilmesidir. KGO böyle istiyor. Dünya Bankası, IMF, WTO bastırıyor; WWO, GWP ve SUEN organize ediyor; SUEZ, VEOLLA, BECTEL, Times Water, RWE, E.on ve diğerleri kucaklarını açmış bekliyor!

 Ve final: 28 Nisan 2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 7139 sayılı DSİ Genel Müdürlüğü’nün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’da yapılan değişiklikle, ülkemizdeki su kaynaklarının özelleştirilmesinin önü açılmış bulunmaktadır! Böylece KGO iktidardan düşmeden AKP’ye bir isteklerini daha yaptırmış oldular. Artık yağan yağmur suları bile özel mülke konu edilebilecektir!

 Şimdi sıra, özelleştirme adı altında HES satışlarında ve kamuya ait olanlar birer birer satılıyor. Önce yerli işbirlikçilere, ardından dünya devlerine! Şu anda (Mart 2018) 578 baraj ve HES içerisinde Devlete (EÜAŞ) ait olanların sayısı sadece 65’tir. Geriye kalan yüzlerce küçük ve orta boy baraj ve HES ler özel şirketlerin ellerinde toplanmış bulunmaktadır. Ülkemizdeki elektrik dağıtım hizmetleri de tamamen özelleştirilmiş durumdadır. Barajların özelleştirilmesi tamamlandığında, sadece enerji sektörünün tamamı değil, su kaynaklarının neredeyse tamamı, yabancı özel şirketlerin ellerine geçmiş olacaktır.

 Boru hattı ile su taşıma ve su satışının en güzel örneğini Devlet eliyle yapmadık mı, Anamur’dan Kuzey Kıbrıs’a? Devlet eliyle yapılan ve 1,6 milyar dolara mal olan bu sistemin “ihtiyaç sahiplerine dağıtım ve satışının özelleştirilmesi planlanıyor” desem ne dersiniz? İleride, özelleştirme ihalesinden bu tesisi devralacak Küresel Şirket, suyu kime ve hangi fiyata satacağına kendisi karar verecektir. Kaynaktaki su bizim, ama geliri onların!

 Bir yandan da belediyelerin şehir içme ve atık su hizmetlerinin özelleştirilmesi çalışmaları sürdürülmekte. Örneğin 1996 yılında Antalya şehrinin içme suyu sistemini “özelleştirme” kapsamında SUEZ+ENKA holding ortaklığı almıştı. Özelleştirmenin girdiği her yerde olduğu gibi, Antalya’da da su fiyatları ölçüsüz şekilde artmaya başlayınca, Antalya Belediyesi 2002 yılında anlaşmayı iptal etmek zorunda kalmıştır. Sonuç; anlaşmanın Uluslararası Tahkim Mahkemesine götürülmesi olmuştur. Bakalım ne kadar zarar yazılacak kamunun sırtına?

 Aynısı İzmir Çeşme’de yaşandı. Edirne’de de yaşanıyor.

 Kocaeli Yuvacık Barajı 1999 yılında, su devi Times River’in ortağı olan İZSU şirketine devredilmişti. Güya, fazla su İstanbul Belediyesi’ne satılacaktı. Su fiyatı fahiş artınca İstanbul Büyükşehir Belediyesi su almaktan vazgeçti ama T.C. Hazinesi’nin kazanç garantisi bulunduğundan “derelere akan suyun parasını 15 yıl boyunca” Hazine ödemek zorunda kaldı. (!)

 Su denilince akla önce tarımsal sulamanın ve bu amaçla yapıldığını sandığımız Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) gelmesi doğaldır. Ama gerçekler hiç de öyle değil! Bu projenin enerji yatırımlarında gerçekleşme oranı %80, sulama yatırımlarında ise %20’dir. Unutulmasın, burada öyle oyunlar, tuzaklar, düzenekler vardır ki; geçmişte 57.nci Hükümetin Tarım Bakanı MHP’li Hüsnü Yusuf Gökalp bunları öğrendiğinde, ne kabine arkadaşlarından ne de genel başkanından destek alabilmiş; partisinden ve siyasetten ayrılmayı tercih etmişti.

 Sanırım maksadın, “enerji” maskesi altında “suyumuza el koymak” olduğu, anlaşılmış bulunmaktadır.

 Allah aşkına, nerede “milli siyaset”?

 DEVAM EDECEK.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



464 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

NE KADAR ÖZLEMİŞİZ BÜTÜNLEŞMEYİ? - 13/09/2022
İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer’i oldum olası sevmem… Türk vatandaşı olsa da, Türkiye’de yaşasa da kendisini, Türk kültüründen daha çok kadim Yunan kültürüne yakın saydığını, milli bir çizgide olmadığını görüyorum.
NEDİR MİLLİ SİYASET -2- - 25/07/2022
Mustafa Kemal Paşa’nın daha 1923 yılında söylediği aşağıdaki sözleri onun, yolun en başından itibaren ‘Milli Siyaset’ düşüncesine sahip olduğunu gösterir:
NEDİR MİLLİ SİYASET ?(1) - 15/07/2022
Son yarım yüzyılda ülkemizin savrulduğu mevcut durumun iç ve dış “hareket ettiricileri”, onların planları, uygulamaları ve geldiğimiz yer, iyi incelenmeli ve doğru teşhis edilmelidir.
YENİDEN MİLLİ SİYASET 2 - 05/07/2022
1821 Mora kalkışması ile başlayan ve 7 Ekim 1912 / 30 Mayıs 1913 arası sekiz aylık dönemde kaybettiğimiz Balkanlarda, Türk kırımının zirveye ulaştığını; Osmanlı’nın bu 90 (doksan) yıllık geri çekilme döneminde 2.500.000 Türk’ün kırıma uğradığını, 8.0
YENİDEN MİLLİ SİYASET 1 - 04/07/2022
(“Yeniden milli Siyaset” yayın hazırlıkları yaptığım kitabımın adıdır. Kitabın “Sonsöz” Bölümünü okuyucularımla paylaşmak istedim.)
AYDIN PARTİCİLİĞİ - 01/06/2022
[ Bilirsiniz bizim kültürümüzün bir parçası olan sözlü halk edebiyatımızda Hz. Süleyman, “Kuş dili bilen,” olarak anlatılır. Hz. Süleyman ile kanadı kırık bir kuş arasında geçtiği söylenen öykü, “İnsanlar ders alsınlar,” diye tekrarlanır, kuşaklar bo
GÖZDEN KAÇANLAR - 11/04/2022
Nedendir bilmiyorum?
PRENS SABAHATTİN VE DÜŞÜNCELERİ - 06/04/2022
“Cumhuriyet öncesi döneme ve 1921 Anayasası’na” özlem duymanın moda olduğu bu günlerde Prens Sabahattin’i anmak ve anlamaya çalışmak, “Mensubu bulunduğu milletin sorunları ile dertlenen bir vatansevere karşı,” vefa borcumuzdur.
AYAN BEYAN (2) - 16/03/2022
1921 Anayasasına Türkiye’de ilk vurgu yapan kişi PKK lideri Abdullah Öcalan’dır. Kendisinin, uydurduğu ‘Demokratik Özerklik’ teorisinde, “Düşüncelerini kapsayıcı(!) bir zemine oturtması,” gerekiyordu ve işte o kapsayıcılığı 1921 Anayasası’nda buldu.
 Devamı
AlışSatış
Dolar18.772118.8473
Euro20.425820.5076