Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam240
Toplam Ziyaret898652
HABER VİDEOLARI
Yılmaz Aydoğan
yaydogan33@gmail.com
TOPRAĞIN KORUNMASI İÇİN TOPRAĞI SEVMEK GEREK
16/07/2017

Cumhuriyetle birlikte Osmanlı’dan devraldığımız miras hukuku ile mülkiyet hakkının kullanılmasını yeniden tanımladık.

Çocukluğumda hatırlarım, dedemin ekip biçtiği tarlasındaki iki kök incir ağacı ve bir kök, ağaca tırmanmış asma (üzüm) başkalarına aitti. Bir gün dedeme sormuştum: “- Bizim tarlamızdaki bu ağaçların meyvesini neden başkaları topluyor? Tarla bizimse, içindeki ağaçlar da bizim olmaz mı?” diye. 

Cevabı: “- Tarla bana anamdan, anamın babasından kalma. Ama içerisindeki mancırı (yabani incir ağacı) ve pelpiri (yabani üzüm ağacı) aşılayıp imar eden başkası. Toplayanların babası. Tarladaki deliceyi (yabani ağacı) kim aşılayıp ürün verir hale getirmişse ağaç onundur.” 

Ben bu açıklamayı anlamakta zorlanmıştım. Bir yandan mülkiyet konusunda geçerli Cumhuriyet değerleri öğretilirken okulda, başka bir uygulama vardı hayatın kendisinde. Büyüdükçe, özellikle üniversite yıllarında yakın tarihimizi daha ayrıntılı biçimde öğrenmeye başladıkça, hele de Prof. Mustafa Akdağ’ın “Türkiye’nin İktisadi Ve İctimai Tarihi” adlı iki ciltlik eserini okuyunca, konuyu daha içten kavramaya başladım.

Osmanlı’da, “mülk Allah’ındır”. Toprak, Allah adına onu yönetmekle mükellef Devlet’in kabul edilir ve kamu yararına işletilmesi için, Devlet eliyle kişilere tahsis edilir; toprağı kullanan onun “maliki” değil, “kullanıcısı/kiracısı” konumunda sayılırdı. Bu kullanım ona, sonsuza değin tasarruf hakkı vermezdi. Devlet lüzum gördüğünde tahsisi değiştirebilmekteydi. Ancak doğada “hüdayı nabit” bulunan ağaçların ürünleri ise onu imar eden, aşılayan, bakımını budamasını yapıp verimli hale getirenlerce, değerlendirilebilirdi. …………………………………………..

Tarımsal üretim her yerde yapılamaz. Meralar hayvanlara ayrılmıştır. Ormanlar, taşlık kayalık yerler, bitkisel üretim için uygun değildir. Bitkisel üretim için uygun toprak ve uygun iklim gerekmektedir. Bu anlamda da tarım alanları kısıtlı alanlardır. Artırılamadığı gibi şehirleşme, sanayileşme ve başka sebeplerle her gün, giderek biraz daha azalmaktadır. O halde Devlet’in ‘bu gidişe dur diyecek tedbirleri’ alması gerekmektedir.

Nitekim, uzunca bir süre gerekliliği tartışıldıktan sonra, 1998 yılında 4342 sayılı Mera Kanunu; 2005 yılında da 5403 sayılı Toprak Koruma Kanunu yürürlüğe konuldu. Bu kanunlarla amaçlanan, tarım arazilerinin tarım amacıyla kullanılmasını temin, amaç dışı kullanılmasını önlemektir. 

1984-85 yıllarında görev yaptığım Elazığ-Sivrice ilçesinde iki adet tuğla-kiremit fabrikası bulunmaktaydı. Ayrıca Elazığ ilinde on küsur fabrikada tuğla kiremit üretimi yapılmakta, tüm bu fabrikalarda kullanılan uygun hammadde, Sivrice İlçesi Gölbaşı Mahallesi sınırları içerisindeki verimli tarım arazilerinde açılan toprak ocaklarından sağlanmaktaydı. O günlerde cari mevzuata göre taş, kum ve toprak ocakları için ruhsat, Osmanlı’dan kalan Taşocakları Nizamnamesi hükümlerine göre İl / İlçe İdare Kurulları uygun görüşü üzerine İl Daimi Encümeni kararı ile İl Özel İdaresi’nce verilmekteydi. 

Gölbaşı Mahallesi’nde önceden ocak ruhsatı verilerek toprağı fabrikalara taşınmış alanlarda derin göletler, su birikintileri oluşmuştu. Bu birikintilerde çoğalan sivrisinekler bütün bir ilçede akşamları rahatsızlık vermekte, insanlar belediyeyi sivrisinek mücadelesi hususunda yetersiz kalmakla suçlamakta ve bu böyle devam edip gitmekteydi.  Ben, belediyenin sokaklarda yaptığı ilaçlama ve dumanlama benzeri mücadelenin yetersiz olduğunu; asıl mücadelenin bataklık haline dönüşen su birikintilerinin kurutulması olduğunu savunuyordum.

Bu tuğla fabrikalarından birisinin, yeni toprak ocağı açılması talebini içeren bir dosya Kaymakamlığa ulaştığında; İlçe Ziraat Mühendisi vekili ve Sağlık Ocağı Tabibi ile ön görüşme yaparak, “ilçe merkezinde yeni toprak ocağı ruhsatı verilmesinin hem sağlık sorunlarına yol açtığını, hem de tarım arazilerindeki daralmanın kamu yararına olmadığını; bu durumların dikkate alınması gerektiğini,” kendilerine ifade ettim. Sonra da İlçe Ziraat Mühendisliği, Hükümet Tabipliği ve Mal Müdürlüğü (Milli Emlak Servisi) görevlilerinden oluşan bir heyetçe yerinde inceleme yaptırıldı. Heyetin hazırladıkları raporda Hükümet Tabibinin, “açılacak çukurlarda üreyen sivrisineklerin rahatsızlık yarattığı; açılan çukurların kapatılmasına yönelik tedbirler alınması gerektiği” yolundaki çekincesi ile “toprak ocağı ruhsatı verilmesinde herhangi bir sakınca bulunmadığı” görüşü belirtilmişti. 

İlçe Ziraat Mühendisliği’ne vekalet eden ziraat teknisyenini çağırtıp; “Önceden uyardığım halde, müşterek rapora niçin toprak ve tarım lehine bir çekince eklemediğini,” sordum. Yutkundu. Sustu. Kızardı. Sonra: “- Fabrika yöneticilerinin kendisini, ‘olumsuz görüş bildirmemesi’ için uyardıklarını; sekiz çocuğu bulunduğunu, mevcut düzenini bozmak istemediğini; bu kişilerin isterlerse kendisini başka bir yere sürdürmek gücünde olduklarını” söyledi. Sözde korkmuştu. Ama benim kanaatim, “korktuğundan değil, menfaat edindiğinden böyle bir çekince belirtmediği” yönündeydi. Raporun değiştirilmesini istesem, değiştirmeye hazırdı. Ben, yine de üzerine gitmedim. İlçe İdare Kurulu görüşmeleri esnasında “kurul üyelerini ikna edebileceğimi” düşündüm.

Konu İlçe İdare Kurulu’na geldiğinde çoğunluk: “Eski köye yeni adet getirmeye gerek olmadığı; yıllardır bu yönde karar verildiği ve hiç olumsuz karar verilmediği; olumsuz karar verilmesi halinde tepki görüleceği; siyaseten güçlü konumda olan fabrika sahiplerini karşımıza almanın doğru olmayacağı,” gibi mazeretler ileri sürdüler. Sonuçta karar; Kaymakam, Mal Müdürü ve Hükümet Tabibi’nin olumsuz görüşüne karşılık; İlçe Yazı İşleri Müdürü, İlçe Ziraat Teknisyeni, İlçe Veteriner Hekimi ve İlçe İlköğretim Müdürü’nün olumlu görüşleri ile “toprak ocağı ruhsatı verilmesinin uygun olacağı ” şeklinde oluştu.

Toplantı sonrası, 28 yıldır aynı makamda oturan –ki, o tarihte ben 27 yaşındaydım-  İlçe Yazı İşleri Müdürü A. Turan Orhan makama gelerek “- Kaymakam bey, ben bu güne kadar hiç ‘oy çokluğu’ ile karar yazmadım. Hep ‘oy birliği’ ile karar alınırdı. İlk defa böyle bir karar alındı. Kararın nasıl yazılacağını bilmiyorum,” dedi. “Kararı önce, her zamanki gibi; … ruhsat verilmesinin uygun olduğuna …… ve ……’nın karşı oyları ve oy çokluğu ile karar verilmiştir, diye yazarak, tüm üyelerin imzalarına açar; sonra da karşı görüşte olanların karşı oy gerekçelerini ayrıca yazıp kendilerine imzalatırsın,” dedim. Böylece yaşım kadar kıdemi olan müdürüme kararın nasıl yazılacağını öğretmiştim.

Bu karar, benim açımdan iki bakımdan önemli idi: 

1. İsteseydim, üyelerin bazılarını zorlayarak aksi yönde karar çıkartabilirdim. Ancak bu benim savunduğum “herkesin görüş ve oylarında hür ve bağımsız olması gerektiği” yolundaki inancımla çelişirdi. Kendimle ters düşmüş olurdum. Çalışma arkadaşlarımın, kendi görüşlerini, etkim altında kalmadan, ifade edebilmiş olmalarını,  kendi ilkelerim açısından başarı sayardım. 

2. İlk defa, ortada herhangi bir kanun hükmü bulunmadığı halde, yedi kişilik İlçe İdare Kurulu’ndan üç kişi; “Böyle gitmez! Bu gidiş toplumun, kamunun çıkarlarına aykırıdır!” diyebilmişti. Bu da benim için bir başarı idi.

Sonuç olarak; “yanlışa yanlış” diyebilmek ve toprağı koruyabilmek için özel bir kanuna gerek yoktur. Toprağı sevmek, akıl süzgecinden geçirilmiş sağlıklı bir bakış açısı ve sorgulama yeterlidir.


 



346 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

SİYASİ AYAK 3: TÜRK DEVLETİNE KARŞI KALKIŞMALAR - 09/12/2019
15 Temmuz’u farklı adlarla tanımlayanlar var. Kimi onu bir “Darbe teşebbüsü”, kimi “Hükümete yönelik bir darbe”, kimi “Devlete karşı bir kalkışma/isyan”, kimi de “Türk Milleti’nin birliği ve bütünlüğüne yönelik iç savaş çıkartmayı amaçlayan saldırı”
SİYASİ AYAK 2: YANLIŞ ALGI, YANILGI - 06/12/2019
Toplumumuzdaki genel beklenti, eğer “siyasi ayak ortaya çıkarsa tüm karanlık noktaların aydınlanacağı ve FETÖ tehdidinin yok edilebileceği” yönündedir. Sistemli biçimde, “siyasi ayak ortaya çıkartılırsa bu hesabın artık kapanacağı” algısı yayılıyor.
SİYASİ AYAK - 28/11/2019
Son aylarda toplumumuzda ve özellikle siyasi çevrelerde bir tartışmanın süre gitmekte olduğuna tanıklık etmekteyiz.
SONUMUZ ‘KUVEYTİN İŞGALİ’NE BENZEMESİN - 10/10/2019
Yakın Tarihten Bir Kesit:
ALGILAR OLGULAR - 06/10/2019
Geçen hafta Haber Türk TV’de Fatih Altaylı’nın programına çıkan İyi Parti Genel Başkanı Sa
ÇÜRÜMÜŞLÜK -2- - 03/10/2019
(BİR ÖNCEKİ YAZIMIZIN DEVAMIDIR)
ÇÜRÜMÜŞLÜK - 29/09/2019
Diyarbakır’a 4 Haziran 1991 Salı günü mesai bitiminde ulaştık. Yerlerine atandığımız arkadaşlar henüz görevden ayrılmadıkları için vali yardımcısı konutları boşaltılmış değildi.
MAFYA BABASINA SİLAH TAŞIMA RUHSATI - 15/09/2019
Yaklaşan Kurban Bayramı öncesi diğer Vali Yardımcısı arkadaşım Osman Acar Sayın Vali’den bir haftalık izin alarak ayrılınca, yokluğunda onun görevleri de benim üzerime kaldı.
DÜN-BUGÜN-YARIN - 18/08/2019
Son günlerde İyi Parti Başkanlık Divanı üyeleri Sayın Hasan Seğmen ve Sayın Salim Ensarioğlu üzerinden bir psikolojik baskı uygulanıyor İyi Partililere. Bazı arkadaşlarımız ani tepkiler
 Devamı
AlışSatış
Dolar5.79415.8173
Euro6.42226.4479