Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam142
Toplam Ziyaret1262113
HABER VİDEOLARI
Yılmaz Aydoğan
yaydogan33@gmail.com
AFGAN GÖÇÜ - 2
03/08/2021

Kurtuluş Savaşı sonrası Yunanistan’daki Türklerle Anadolu ve İstanbul’daki  Rumların mübadelesi, diğer Balkan ülkelerinde kalan Türkler ile 1988-89 yıllarında Bulgaristan’dan gelen 345.000 Türk asıllı Bulgar vatandaşının vatandaşlığa alınması, geleneksel politikamıza uygun gelişmelerdir.

 1952 yılındaki politika değişikliği sonrasında münferit kabuller dışında, Afganistan’ın Sovyet Rusya tarafından işgali üzerine 1979 yılında buradan kaçarak Pakistan’a sığınan Türkmen ve Kırgızlardan oluşan toplam 4.500 (dört bin beş yüz) kişilik 1.150 aile, o zamanki Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in bir jesti olarak ülkemiz vatandaşlığına alınmışlardır.

 Saddam zulmünden kaçan 1988 yılında 52.000 (elli iki bin), 1991’de 468.000 (dört yüz altmış sekiz bin) Kuzey Iraklı Kürt kökenli insan yurdumuza sığınmış; Muş, Mardin ve Diyarbakır’daki kamplarda 1992 yılı sonuna kadar barındırılmışlar ve ardından ülkelerine geri gönderilmişlerdir. 1991- 92 yıllarında vali yardımcısı sıfatıyla Diyarbakır Peşmerge Kampının idari sorumluğu benim üzerimdeydi. Olaylara ilk elden tanıklığım vardır.

 Tüm bu olanlar belirli bir disiplin içerisinde, mevcut hukuki düzenlemeler çerçevesinde gerçekleşmiş sığınma, iltica ve göç hareketleridir.

Suriye’de iç savaşın başlamasıyla 2011 yılından bugüne gerçekleşen Suriyeli girişleri ile 2014 yılında başlayıp son günlerde artan, İran sınırı üzerinden gelen, çoğunluğu Afganistanlı aralarında Pakistanlı ve Bengaldeşlilerin de bulunduğu geçişler ise tam bir başıbozukluk içerisinde düzensiz, siyasi kararla açılıp denetimsiz bırakılmış sınırdan kontrolsüz geçişler şeklinde gerçekleşmiştir. Bu insanları uluslararası anlaşmalara göre bizim mülteci saymamız mümkün değildir. Bunlar hukuken, “Sığınmacı Statüsünde Düzensiz Göçmen” olarak adlandırılmaktadırlar.

 Sınırın bu şekilde toplu geçişlere açılması ülkemizin genel güvenliğini ciddi biçimde tehdit etmektedir ve edecektir. Devleti yönetenler, büyük bir sorumsuzlukla vurdumduymaz tavır sergilemekteler… Hem Suriye hem de Afgan kökenli bu geçişlerin ülkemiz için büyük tehlike oluşturduklarının farkına varılmalı, gecikmeksizin gerekli tedbirler alınmalıdır.

 Aslında büyük oyun Türk kamuoyundan hep saklanmıştır. Oyun, 1 Mart 1999 tarihinde Birleşmiş Milletler öncülüğünde kabul edilen, “Anti Personel Mayınların Kullanılması, Saklanması, Üretilmesi, Transferinin Yasaklanması ve İmhasına Dair Uluslararası Sözleşme” (kısaca Mayın Yasağı Sözleşmesi) ile başlar. Ak Parti’nin iktidara gelir gelmez ele aldığı öncelikli işlerinden birisi bu Sözleşmeye katılmak olmuş; 12 Mart 2003 tarihli 4824 sayılı yasayla katılma kararı alınmıştır. Ne gariptir ki bu sözleşmeye aralarında ABD, İsrail, Rusya, İran, Suriye, Pakistan, Hindistan, Çin’in de bulunduğu 39 ülke bugün bile katılmamıştır.

 Sözleşmeye taraf olunca Suriye sınırındaki mayınların imhası işinin İsrailli firmalara verilmesi konusu ülkede tartışmaya açılmış, yoğun kamuoyu tepkisi üzerine, mayın imhası Türk Silahlı Kuvvetleri gözetiminde yerli kurumlarca yapılmış; 2011 yılında, “Şam Emevi Camisinde cuma namazı kılmaya niyet edilmesi,” üzerine, yaklaşık 6.000.000 (altı milyon) Suriyeli mayınsız güvenli(!) sınırdan ülkemize, üstelik de herhangi bir kontrol ve kayıt olmaksızın, akmıştır.

 Ülkeyi yönetenler, Suriye’nin kuzeyinde yaşayan Arap, Kürt, Türkmen ve diğer yerli halkın bu bölgeden sürülerek, boşaltılan alanda “Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında bir PKK Devleti” kurulması amaç ve niyetini görememişler ya da bu niyete bilerek katkı vermişlerdir.

 Şimdi BOP un bir başka aşamasını gerçekleştirmeye yönelik olarak ülkemiz karşıtı “yeni ve kirli bir oyun” daha sahnelenmektedir. ABD yirmi yıldır işgal altında bulundurduğu Afganistan’dan çekilirken, burada yıllardır kendisine hizmet eden, işbirlikçi Afgan askerlerini terhis ederek sivil kıyafetle Türkiye’ye sürmekte veya Türkiye’ye gitmelerini teşvik etmekte; İran Haberalma Servisi de, “Ülkemizin orta vadede daha büyük sıkıntılarla karşılaşmasını sağlamak amacıyla,” bu insanları Afgan sınırından Türkiye sınırına bedava taşımaktadır. Oluşan bu göç, “savaştan kaçmak” değil, “asker sevki” görüntüsü vermektedir.

 Geçmişini, aile bağlarını, ruh ve beden sağlığını, bağlantısını, inancını, niyetini bilmediğimiz on bir on iki milyon, serseri mayın gibi kontrolsüz insan kalabalığına hükmetmek imkânsız gibidir. Ülkemizdeki 5,3 milyon Suriyeliye, 5 milyon da Afganistanlı eklendiğinde, var olan 700 bin Afganlı da dikkate alındığında, ülkemizin altından kalkamayacağı bir yabancı varlığı ile karşı karşıya kalacağımız açıktır.

 Tarihteki bu tür büyük nüfus hareketleri, yani büyük göçler, hep imparatorlukların ve yerel devletlerin çöküşüne sebep olmuştur. Bu bakımdan Devletimizin geleceği ve milletimizin huzuru çok büyük tehlike altındadır. Üstelik Suriye ve Afganistan kaynaklı bu nüfus hareketlerinin bilinçli, programlı BOP adında bir projenin gerçekleştirilmesine yönelik olduğunu bizler bilmekteyiz. Devleti yönetenler bu durumu görerek tedbir alacakları yerde kendi iktidarlarının devamını garantiye almak amaçlı çalışmalara yönelmiş bulunmaktadırlar. İlk seçimde dizginleri kaybetme ihtimali ile karşı karşıya bulunan iktidar sahipleri, hukuken hiç de mecburiyetimiz olmadığı, ahlaken sakıncalı, tarihi gerçeklere de aykırı olduğu halde, Asya kaynaklı bu göçle gelen kişilere vatandaşlık vermek suretiyle onların oylarını almak ve böylece iktidarlarını sürdürmek düşüncesindedirler.

 Bu, Türk milletine karşı yapılabilecek en büyük kötülüklerdendir. Milli birliğimizin altı oyulmakta ve dinamit konulmaktadır.

 Vatandaşlık, özellikle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, milli mensubiyet şuuru olmadan verilmemelidir. İktidar, yakışıksız ve ayıp bir uygulama olarak, “parayla vatandaşlık verme” uygulamasını da başlatmış bulunmaktadır. Parayla vatandaşlık verilmesi, sembolik uygulamalar dışında, dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur.  Vatandaşlık bağı para ile kurulabilir mi? 

Bir devlete uyrukluk, devletin geleceğine inanç, devletin varlığına saygı, millete aidiyet duygusu ve dilde, kültürel değerlerde uyum gerektirir. Değilse devletini ve yol arkadaşlığı ettiği diğer vatandaşları en küçük bir sıkıntıda satmak; ülkesine saldıranlara karşı toprağını savunmak yerine daha rahat edeceği başka ülkelere kaçarak sığınmak ya da saldırganlarla işbirliği yapmak gibi bozguncu davranışlara yol açar. 

Bu da milli ülküler etrafında birlikte kenetlenme yerine iç cepheyi yıkar ve devletin bekasını sıkıntıya sokar.



89 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

ATATÜRK ÖLDÜRÜLDÜ MÜ? (2) - 30/11/2021
İsmet İnönü, Atatürk’le görüş ayrılığına düştüğünden, 1 Kasım 1937 tarihinde başbakanlık görevinden alınmış ve yerine, daha önce mason locası üyesi olan Celal Bayar getirilmişti.
ATATÜRK ÖLDÜRÜLDÜ MÜ? (1) - 20/11/2021
Türk milletini, son iki yüz yılda Batılıların gözündeki “Hasta Adam” görüntüsünden kurtararak uygar bir toplum; Türk Devletini dostluğuna heves edilen, düşmanlığından çekinilen saygın bir devlet haline getiren Büyük Dahi Atatürk’ün genç denilebilece
MİLLİ DEVLETTEN RANTİYE DEVLETE (5) - 18/11/2021
ÜLKEMDEN ETKİN SİYASETÇİ PORTRELERİ
MİLLİ DEVLETTEN RANTİYE DEVLETE (4) - 16/11/2021
MENDERES DÖNEMİ: KÜÇÜK AMERİKA OLACAĞIZ
MİLLİ DEVLETTEN RANTİYE DEVLETE (3) - 14/11/2021
İNÖNÜ DÖNEMİ: TAM BAĞIMSIZLIĞIN TERKİ (2)
MİLLİ DEVLETTEN RANTİYE DEVLETE (2) - 11/11/2021
İNÖNÜ DÖNEMİ: TAM BAĞIMSIZLIĞIN TERKİ
MİLLİ DEVLETTEN RANTİYE DEVLETE - 06/11/2021
BAŞLARKEN
ÖNCELİĞİMİZ KANAL İSTANBUL DEĞİL KANAL ANADOLU OLMALI - 26/08/2021
Kanal İstanbul’un gereksizliğini tartışmak yerine, - Bu konuda yeterince yayın yapılmıştır,- Kanal Anadolu’nun gerekliliğini tartışmak istiyorum bu yazımda.
BAŞKOMUTANLIK SAKARYA MEYDAN SAVAŞI - 23/08/2021
12 Eylül 1983 Viyana önlerinde bozguna uğradığımız tarih olup o günden sonra hep toprak kaybetmişizdir. 13 Eylül 1921 ise Savaşlar yenilirken Çanakkale gibi pek çok cephe çarpışmalarını kazanmamız göz ardı edilirse, 238 yıl sonra Batılı ülkeler karşı
 Devamı
AlışSatış
Dolar13.560813.6151
Euro15.374015.4356