Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam104
Toplam Ziyaret1408225
Oğuz Adem Selçuk
karaisalihaber@hotmail.com
OKUMAK ÜZERİNE
28/03/2012
 (Her yıl Mart Ayının son haftası Türkiye’mizde Kütüphaneler Haftası olarak kutlanmaktadır. Bu doğrultuda 8 Eylül Günü de, Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Okuma Yazma Günü” olarak bütün dünyada kutlanmaktadır. Bu haftanın ve bu günün amacı, okuma yazma konusunda toplumun ilgisini çekmek, geniş kitlelere eğitim hizmeti sunmak, insanlara okuma alışkanlığı kazandırmak adına çeşitli etkinliklerde bulunmaktır. Cumhuriyetimizin kurucusu Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir” diyerek Türk insanının okumasını, yazmasını, bilgi edinerek ufkunun genişlemesini, dünyaya böyle bir gözle bakmasını bir özlem olarak dile getirmiştir. Ben de, bu özlemin ışığı altında sadece okuma yönünden düşüncelerimi okuyucularımızla paylaşmak istedim.)

                                                 …       …                 …

 

Düşünebilen, duyabilen, görebilen yani “akli melekesi” yerinde olan herkes için okumak bir ihtiyaçtır.

Ne var ki, günümüz insanlarının büyük bir bölümü, yaşadığımız çağın hızlı değişim koşullarına paralel olarak,  ya okumaya hiç zaman ayıramamakta ya da çok az zaman ayırarak, “okuma ihtiyacı”nı ikame yöntemler ile; radyo-televizyon gibi görsel ve işitsel medya araçlarını tercih ederek gidermektedir.

Oysaki, dünyada milletlerin ve ülkelerin gelişmişlik, az gelişmişlik ya da geri kalmışlığının sınıflandırılmasında okur-yazarlık oranının yüksekliği, süreli ve süresiz yayınların tirajının fazlalığı, kültürel ihtiyaçlara ayrılan önemi, zamanı ve yatırımın yüksek seviyede seyretmesi önemli bir kriter olarak ele alınmaktadır.

Ekonomik, teknolojik, sosyal ve kültürel alanlardaki bütün gelişme çabalarımıza rağmen, okur-yazar insanlarımızın sayısının nüfusumuzun yüzde seksenine, doksanına ve hatta yüzde yüze tekabül etmesi gerekirken, bunun gerçekleşmemesi ülkemiz ve insanımız için bir handikaptır.

Üzülerek ifade etmeliyiz ki, Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana, bu doğrultuda yapılan bütün çalışmalar, hedefine ulaşamamış,

milletimize okuma alışkanlığı kazandırılamadığı gibi, okuryazarlık oranı da yüksek seviyelere çekilememiştir.

Bugün ülkemizin nüfusu, yetmiş milyonun üzerindedir. Ama günlük baskı sayısı, bir milyonu bulan bir gazetemiz yoktur. Eskiden bazı gazetelerimizde, hafta başlarında günlük net satış rakamları verilirdi ve hiçbir gazetenin günlük net satışının bir milyonlara ulaştığını göremezdik. Artık gazetelerimiz, tiraj raporu da vermiyorlar. Acaba niçin?...Herhalde kendilerini büyük olarak nitelendiren gazetelerimiz, belki de beşyüz binleri bile bulamamaktadırlar ki,  okuyucuyu bilgilendiren ve rekabeti tetikleyen bu uygulamadan vazgeçtiler. 

Dergiler de öyledir... 

Üstelik bu satışlar, çeşitli promosyon ve değişik televizyon kanallarından reklamlarla desteklendiği halde...

Türkiye’de kütüphaneler vardır, illerde, ilçelerde... İçlerinde de binlerce kitap vardır okunmayı bekleyen. Gel gör ki kitaplar, raflarda tozlarla kaplanmış durumdadır, okuyucuların gelip tozlarını silmesini ve sayfalarını açıp okumalarını beklemektedirler. Buralarda okuyucu bekleyen kitapların içlerinde en şanslıları ise, ansiklopedilerdir. Hiç olmazsa öğrenciler, ödevlerini yapmak için zaman zaman kütüphanelere uğrarlar ve bu şanslı ansiklopedilerin sayfalarını karıştırıp notlar alırlar ve bu arada da ister istemez ansiklopedilerin tozlarını da silmiş olurlar. 

Öteki kitaplar mı? Onlar, öylece raflarında ve toz-toprak içinde boynu bükük bir şekilde, okunmayı beklerler.

Gidiniz Büyükşehirlerimizin kenar semtlerindeki kahvehanelere. Kahveci esnafı, ulusal ve yerel gazetelerimizden birkaç tane alıp masalara bırakmıştır ama tercihler, renkli resimlerle donatılmış “bulvar tipi” gazetelerden ve bazı gazetelerin ek olarak vermiş olduğu “altılı ganyan” bültenlerinden yana kullanılmıştır. Bu tür gazeteler, elden ele, masadan masaya dolaşırken, haber ağırlıklı, makale ve yorumları ile ciddi görünümlü ve içerikli gazeteler ise, masalarda müşteri bekler. Yani insanlarımız, maalesef gazeteyi okumuyor, seyretmekle yetiniyor. Bu da Türk insanına özgü bir “yapı” olsa gerek.

Kahvedeki insanımız böyledir de, sanki siyasi partilerde görev alan siyasetçilerimiz, bürodaki memurumuz, müdürümüz, okuldaki öğretmenimiz, işçimiz, işverenimiz farklı mıdır? Bilmiyorum, cevap sizin, yorum da sizin...

 Hani eskiden Televizyonda ( Televizyonlarda demiyorum, çünkü eskiden sadece TRT vardı) bir reklam yayınlanırdı : “Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz, falanca bankayız.”  Bizler de, bu eski reklamdaki gibi okuma hususunda birbirimizden pek farklı sayılmayız.

Bir Çukurovalı, bir Adanalı olduğum için “Dana bildiği yola kaçar” atasözü misalince Çukurova’mızdan örnek vererek öne sürdüğüm düşüncemi pekiştirmek ve bazı noktaların altını çizmek istiyorum:

Doğum yeri Adana olan Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Muzaffer İzgü gibi hemen aklıma geliveren yazarlarımız ve uzun listeler oluşturacak kadar da çok sayıda şairlerimiz var. Ünü bütün Türkiye’ye yayılmış olan Yaşar Kemal ve Orhan Kemal, bu iki yazarımız, genellikle eserlerinde Cumhuriyet sonrası Çukurova’yı anlatırlar. 

Yaşar Kemal, Çukurova ağalarını, ova ve dağ köylülerini, köylülerin toprak ve doğayla olan bitmez tükenmez, ardı arkası gelmez  macera dolu mücadelelerini; Orhan Kemal ise, Çukurovalı tarım işçilerini, fabrika işçilerini, bugün getto, varoş ya da banliyo dediğimiz, o günkü kenar mahalle insanlarının şehir ile yaratmaya çalıştığı entegrasyonu anlatır romanlarında... Her iki yazarımız ayrıca; Cumhuriyet sonrası Çukurova toplumunda meydana gelen değişimleri, yeni kurumlaşmaları, demokrasinin getirdiği nimetleri ve bu nimetlerin imtiyaza dönüştürüldüğü yozlaşmayı anlatırlar kendi bakış açılarından...

Şöyle bir koltuğumuza yaslanalım ya da varsa şapkamızı önümüze koyup düşünelim: Bir Çukurovalı olarak, Adanalı yazarlarımızın Çukurova’yı anlatan eserlerinden kaçını okumuşuz. 

Örneğin, hangimiz Yaşar Kemal’in “İnce Memed” romanının bütün ciltlerini okuduk? Hangimiz aynı yazarın “Demirciler Çarşısı Cinayeti”, “Ölmez Otu”,”Ortadirek” gibi romanlarını; kaçımız, Orhan Kemal’in “Hanımın Çiftliği”, “Bereketli Topraklar Üzerinde”, “Yalancı Dünya” gibi romanlarını okuduk?

Bunun yanında ve ötesinde kaçımız, Toroslarda Türkmen Obaları arasında doğup-büyümüş, aralarında bir ömür geçirmiş, şiirlerinde, türkülerinde Çukurova’nın güzelliklerini, elma yanaklı, selvi boylu Türkmen dilberlerini anlatarak ömrünü tüketen Karacaoğlan’ın cönkünü baştan sona; aşiretinin iskânına razı olmayan ve bu yüzden Osmanlıya kafa tutan, “Ferman Padişahın, dağlar bizimdir” diyerek iskana isyan eden Dadaloğlu’nun yiğitlik tüten kavgasının destanını okuyabildik?

Yine bir başka açıdan bakarak kaçımız, Çukurova’nın Kurtuluş mücadelesini bir destan değil ama belgelere, hatıralara dayanarak ve bizzat yaşayarak yazan Kasım Ener’in “Çukurova Kurtuluş Savaşında Adana Cephesi” isimli çok değerli, çok kıymetli bu tarihi eserini okuyabildik? Yine kaçımız, 23 Nisan 1920 tarihinde açılan Büyük Millet Meclisimizde Adana’yı temsilen gönderilen ilk Milletvekillerimizden Damar Arıkoğlu’nun Adana’nın kurtuluşunda ve Cumhuriyetin kuruluşunda yaşadıklarını, gördüklerini anlattığı “Hatıralarım” isimli kıymetli eserini okuyabildik?

Umuyor ve inanıyorum ki, bu sorularımıza olumlu cevap verebilecek birkaç kişi vardır. Ama bu “birkaç kişi” yeterli değildir. Bu sorulara yüzlerce, binlerce “Evet” cevabı verildiği zaman gerçekten gönlümüz rahat eder.

Yukarıdaki tespitlerden şu sonucu çıkarmak mümkündür: 

Biz, okumayı sevmiyoruz. Haydi bu yargımızı biraz yumuşatalım. Biz, okumayı bir alışkanlık, bir kültür meselesi olarak değil, aktüel ihtiyaç olarak görmekteyiz.

Kitapların, dergilerin, gazetelerin her biri, hayatımıza ışık veren, büyüklü-küçüklü pencerelere benzer. Bu pencerelerden özümlediğimiz ışıklarla yolumuzu aydınlatır, yaşantımızı daha iyiye, daha güzele doğru yönlendiririz. Her kitabın, her derginin ayrı bir dünyası vardır. Okuyan insan, bu yayınlardan edindiği değişik dünyaları, beyin potasında eriterek bir sentez haline getirir, buradan yeni fikirlere, yeni bakış açılarına ulaşır.

Sözlerimizi ya da yazımızı, okuyan insanın kazanımlarının ve okumanın yararlarının anlatıldığı Yazar Vedat Nedim TÖR’ün “Okuyan İnsan” makalesinden alıntılarla aydınlık bir pencere açarak noktalamak istiyorum.

Diyor ki, Vedat Nedim TÖR makalesinde : “Okuyan insan, rahatına düşkündür. Onun hırgür ve vırvırlarla kaybedecek zamanı yoktur. Kitabına, gazetesine dalmış bir insan, huzurun ta kendisidir. O, etrafına da dinlendirici, sessizliğe davet edici bir sulh havası yayar. Okuyan insanın adale ve sinirleri, tam bir gevşekliğe kavuşur. Okumanın verdiği heyecanda, bir aşk ve vecd anının ruhu yükselten, aydınlatan tılsımı vardır.

Boşanma davalarına bakan bir hakim, okumaktan hoşlanmayan karı – kocalar arasında geçimsizlik vakalarının daha fazla olduğunu görmüştür. 

Çünkü kitap, ailede ahengin ve huzurun sigortasıdır. Bir kitaplığı olmayan ailelerin bahtiyarlığı daima tehlikededir.”



1131 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

OKUMAK     31/03/2012 18:21

Sevgili Adem güzel bir yazı.Okumak, insan olmanın şuuruna varmakla başlar.Rabbim bizleri yaratılmışların en üstünü yapmı, ilk emri de ''oku'' olmuş ama bizler okumuyoruz. Demek ki insan olmanıın şuuruna varamamışız, yaratılanların en üstünü sıfatını hakedememişiz demektir. TÖR'ün görüşleri ise bu gün tam tersi değil mi? Orhan ve Yaşar KEMAL için ise beni anlatırken alay edip inancımla oynamıi, gülünç duruma düşürmüş olması okunmamasına sebep olmaz mı? Ama bütün olumsuzluklara rağmen bıkmadan usanmadan okumalı, okuma aşkını, şevkini nesillere vermek mecburiyetindeyiz.Rabbim yardımcımız olsun.Başarı dileklerimle
musa serin

Yazarın diğer yazıları

SIVACI HALİL ŞİİRİNİN HİKAYESİ - 04/01/2023
SIVACI HALİL ŞİİRİNİN HİKAYESİ
SAYIN ZEYDAN KARALAR - 24/05/2022
Yanlışta ısrar etme lütfen! Şehrimizin logosuna dokunmaya devam ediyorsun. Bu koca ve kadim kent Adana Merkezde, 1964 yılından bu yana yaşayan ve son yerel seçimde size oy veren bir hemşehriniz olarak rica ediyorum. Mevcut logo, görsel olarak şehrimi
“İTİRAZIM VAR” HER TÜRLÜ YANLIŞA… - 10/05/2022
Çok değerli hemşehrilerim
“ ŞEHRİMİZİN LOGOSUNA DOKUNMA!” - 09/04/2022
Bayraklar, devletlerin varlığını ve bağımsızlığını söz ile değil resim ile gösteren simgelerdir.
YİNE TARİH, TEKERRÜR EDECEK Mİ? - 23/03/2022
ım 2002 tarihinde Genel Seçimlere giderken Fazilet Partisinden ayrılan bir grup Milletvekili AKP Grubu oluşturup seçimlere katılmıştı.
AYTAÇ DURAK’IN YENİ KİTABI - 11/03/2022
Adana Büyükşehir Belediye Başkanlığına beş dönem seçilen ancak seçildiği beşinci dönemde tam dört yıl, iki aylık sürelerle “inceleme” gerekçesiyle görevden alınarak başkanlık yapması engellenen Aytaç Durak, siyasetten ve hizmetten uzak kalıyor ama bo
MİLLET İTTİFAKININ ADAYI KİM OLMALI? - 25/02/2022
İlkbaharın gelişini müjdeleyen cemrenin havaya, suya ve toprağa düşmesi gibi Türkiye’nin gündemine de seçim (erken veya zamanında) düştü. Bu gündem, artık değişmez ve tartışma ancak seçimle son bulur.
YETMİŞSEKİZ KUŞAĞININ HİKAYESİ - 11/09/2021
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne kadar toplumu etkileyen ve toplumda derin izler bırakan birçok olay veya olgu yaşanmıştır: Devrimler, darbeler, depremler, isyanlar, suikastlar ve gençlik hareketleri gibi.
BU DAĞLAR SİZDE KALSIN ŞİİRİME DAİR DÜŞÜNCELERİM - 19/05/2021
1970 yıllarında ve 80 li yıllarda Karaisalı köylerinden Adana şehrine doğru bir içgöç başlamıştı. Bu göçün başlıca Sebepleri olarak şunları kayda geçebilirim:
 Devamı
AlışSatış
Dolar18.778218.8534
Euro20.651620.7344