Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam642
Toplam Ziyaret1743610
Hayrullah Güven
hguven@karaisalihaber.net
GEÇMİŞTEN GELECEĞE
10/07/2024

      İLKOKUL: Yıl 1947 köyümüzün okul binasını babalarımız elbirliğiyle yaptılar. Duvar işlerinde Veli usta (Veli Arıkan), marangoz işlerinde Marangoz Ali efendi (Ali Üğücü) öncülük ettiler. Çok kibar konuştuğu için ona “Marangoz Ali Efendi” derlerdi. 
      Okul binası bir derslik, bir koridor, küçük bir malzeme odası ve bir öğretmen odasından ibaretti. Öğretmen odası hep lojman olarak kullanıldı. Sıralar yine köylüler tarafından yapıldı, oturacak yerler ile yazı yazılacak, kitap defter konulacak yerler yekpareydi. Beş sınıf bir arada ve tek öğretmen tarafından okutulurdu. 
     Ben yedi yaşındaydım ama ilk sene onaltı-onyedi yaşlarında öğrenciler vardı, bu büyük öğrencilerden bazıları ikinci, üçüncü sene okula gelmeyip evlendiler. Sanırım, Maarif Müdürlüğünden (Milli Egitim M.) öğretmen isteyebilmek için öğrenci sayısının yeterli olması gerekiyordu, bu sayıyı bulmak için büyükleri de kayda uygun bulmuşlar. Bu büyük öğrencilerden hatırladıklarım: Zekeriya Karsandık, Mehmet Üğücü(Çolak Mehmet), Mehmet Üğücü (İsmail Mehmet), Güsün Özdemir.Dursun Öztürk, Köşker Duran, Tılan Ömer, Mehmet Ali İncetaş..
       Öğretmen biraz geç gelmişti. İlk zamanlar ben dahil birçoğumuz okula yalın ayak gidiyorduk. Kar yağmaya başlayınca çarıkla gitmeye başladım. Köye ayakkabı yapan bir usta geldi, babam benim 
İçin bir ayakkabı siparişi verdi. Her gün okul dönüşü uğrayıp yapılıp yapılmadığını soruyordum. Nihayet bir gün ayakkabıma kavuştum. Ayakkabı biraz büyüktü, karda yürürken ayağımdan çıkıyordu. Seneye de giyebileyim diye büyük yapılmış olmalıydı. Ayakkabım bir beton kadar ağırdı ve tahta kadar sertti, ayağımı acıtıyordu, bez parçası, pamuk koyarak giyiyordum. Artık ayağıma diken batmıyor, fazla üşümüyordu. Ermenek lastik ayakkabılar çıktıktan sonra ayaklarımız rahata kavuşmuştu. Şimdilerde dahi bu ayakkabılardan bir tana yayla evimizde, bahçeye indikçe kullandığım ve bir tane de arabamın arkasında hep taşıdığım, içi miflonlu lastik ayakkabım var.
         Birinci sınıfta Kamışlı’dan Mehmet Karaatlı adında bir öğretmen geldi. Bize çeşitli şarkılar öğretti. Çoğumuz okuma-yazmayı zamanında öğrendik. Öğretmenimiz,yaz tatiline girerken resimli çocuk dergileri dağıttı. Bendeki dergide bir şehirli çocuğu kaplumbağaya binmiş gidiyordu, buna bir türlü akıl erdiremiyordum, resimde gördüğümü gerçek sanıyordum. Arkadaşlarım da benim gibi düşünüyorlardı.                                                                                                                                                             
       Beş-altı arkadaş yakındaki ormanlık alanda, tarla kenarında büyükçe bir kaplumbağa gördük, üzerine biraz ot yığarak  biniyorduk ama kaplumbağa yerinden kımıldamıyordu, arkasına taşla tıklıyorduk ama nafile. Çok kızmıştık, zavallı hayvanı dereye atıp taşladık üstüne üstlük yaktık, hala hatırladıkça içim sızlıyor. Bu kadar nasıl acımasız olabiliyorduk? Acımasız çocuklardık, sanırım bu duygu bize verilmemişti, gördüğümüz yılanları düşman bilip öldürürdük. Kertenkelelerden “elöpen” dediğimiz cinsi sever, yakalayabilirsek elimizi öptürürdük. “Kertiş” dediğimiz cinsten kertenkele bizi görünce kayanın üzerine çıkar, hemen yanı başındaki kovuğa kaçmak üzere durup bize bakarak kafasını aşağı yukarı sallardı. Bu kafa sallamayı “Allah’a sövüyor” diye düşünür,  hep boynumuzda asılı olan kuş avlama lastiğiyle öldürmeye kalkardık. Kuş avlamak için ormanlarda, çayırlarda alabildiğine özgür gezerdik, büyüklerimiz bizim için hiç kaygılanmazlardı. Henüz daha kuş lastiğim bile yokken elimle attığım taşla bir kuş vurmuştum ve çok sevinmiştim. Bunun üzerina bazı arkadaşlarımla ormana el taşı ile kuş avlamaya bile gitmiştik.
       Okulun ilk yıllarında, gereç olarak bir kurşun kalemimiz, bir yazı defterimiz, kimimizin bir resim defteri, bir de ders kitabımız olurdu, haa bir de yarısı kırmızı, yarısı mavi olan kalemimiz vardı. İlk yıllarda silgimiz de yoktu, silgi yerine eskiyen kuş lastiğimizin parçalarını kullanırdık, bu da yoksa şahadet parmağımızın ucunu dilimizle ıslatıp silerdik. Bu işlem, sayfanın ıslanan kısmından birazını kaldırır ve leke yapardı. Son yıllarda silgimiz, kalem açacağımız, divitimiz, mürekkebimiz, dökülmeyen mürekkep hokkamız da oldu. Matematik dersi için çizgisiz, sarı saman yapraklı defterimiz bile olmuştu. 
Yazı tahtasını boyamak için öğretmen yumurta getirmemizi istedi. Getirdiğimiz yumurtaları kırarak beyazını sarısından ayırdık. Ayırdığımız yumurta akını baca kurumu ile iyice karıştırıp bulamaç kıvamına gelince yazı tahtasının yüzüne iyice yedirdik.  Böylece boya işini de halletmiş olduk. Artık bir kara tahtamız olmuştu.                                                                             Öğretmen, sık sık sabahları temizlik, tırnak ve bit yoklaması yapardı veya bir öğrenciye yaptırırdı. Saçlarında, yakasında bit(asalak bir böcek), sirke (bit yumurtası), yavşak (sirkeden yeni çıkmış bit yavrusu) bulunanları eve geri gönderirdi. Bit, pire o dönemlerde, dedete denilen ilaç çıkıncaya kadar insanların baş belasıydı.
        İkinci sınıfta Osmaniyeli Ahmet Kılıç isminde bir öğretmen geldi. Bu öğretmenimizden çok şey öğrendik, çok ta korkardık çünkü cezalandırırdı. İkinci sınıfta öğrendiğim ezbere dört işlem yapmayı şimdi bile zorlanarak yapabiliyorum. Çarpım cetvelinin tamamını bu sınıfta örenmiştim. Oysa matematiğim de ezberim de oldukça zayıftır.  Beş sınıf bir arada olduğu için Tarım-İş dersimizin sayısı oldukça fazlaydı. Tarım-İş dersinin olduğu gün, okula giderken kazma – kürek götürürdük. Okulun bahçesini genişletmek için tümsek yeri kazar, toprağını uygun bir yere dökerdik. Bazen de okulun yoldan tarafta bulunan gelişi güzel örülmüş taş duvarını takviye etmek için yakınlardan, kucağımızda veya sırtımızda taş taşırdık.  Çam ormanından fidanlar söküp okul bahçe duvarı boyunca dikerdik. Nedense bu fidanlar hep kurudu, bir tanesi hariç. Ahmet Aksu’nun diktiği fidan tutmuş, kocaman bir çam olmuştu. Yıllar sonra yol genişletmek amacıya bu çam ve bir dut ağacı yok edilmişti. Bildiğim kadarıyla köyümüzdeki tek odun sobası sınıfımızdaki sobaydı. Haa bir de kahve gibi kullanılan bakkal dükkanında bulunurdu. Kışın sabahleyin okula giderken birer tane de odun götürürdük. Evlerde hep ocak, modern adıyla şömine yanardı.  Köyümüz, orman köyü olduğu için odun boldu. Ocağa “dikmelik” dediğimiz araları biraz açık iki kütük dikilir, araya dal odunları konulur. Altta çırayla odunlar tutuşturulur. Bu tür ocak yakma genelde akşamları olurdu.  Köyde gaz lambası kullanmak henüz icat edilmediği için bu çıranın ışığında oturulurdu. Ben ders çalışma, ödev yapma işlerini gündüz yapardım. Eğer akşam ders çalışmak zorunda kalırsam, başım ocaktan yana gelecek şekilde sırtüstü yatar, kitabı iki elimle yukarı, ateşten tarafa kaldırarak okurdum.  
      Üçüncü sınıfta Adanalı Fuat Yüzbaş adında sporu çok seven bir öğretmen geldi. Okulun bahçesine bir kum havuzu yaptık.  Yüksek atlama için bir aygıt yaptık. Ben hem uzun atlamayı, hem yüksek atlamayı çok sevmiştim. Öğretmenimizin Lord adında bir köpeği vardı. Bir keresinde Çakal Deresi denilen küçük bir dereye balık tutmaya gittik. Öğretmen suda gördüğü büyük balıklara tüfek sıkıyor ama balıklar ölmüyordu, sanırım saçmalar suya değince etkisini kaybediyordu. Köyde lokanta, kasap falan yoktu.  Hali vakti iyice olanlar sırayla öğretmene yemek götürürlerdi. 4. ve 5. sınıfta Yusuf Sevim adında bir öğretmen geldi, yanında annesi de vardı. Yıllar sonra yollarımız Adana Ziyapaşa Ortaokulunda buluştu, ben Türkçe öğretmeni, o ücretli olarak birlikte çalıştık. Kendisi Lütfiye Kısacık İlkokulunda  sınıf öğretmeniydi. Öğretmenler odasında otururken benden söz ederek “ boynuz kulağı geçermiş” dedi. Kendisinin ilkokul, benim ortaokul öretmeni olduğumu kasdetmişti. Birkaç sene sonra da kızıyla Adana Sakıp Sabancı O.O’nda birlikte çalıştık, yalnız hocamın kızı İlkokul  kısmındaydı.   O zamanlar köyümüz mahrumiyet bölgesiydi. Araba yolu yoktu, Karaisalı’dan gelmek isteyenler 90 km. yolu ya yürüyerek ya da atla gelmek zorundaydılar. Bu yüzden İlkokul Diplomalarımız resimsizdi. Motorlu taşıt olarak ilk traktörü ilkokulu bitirdiğim yılın yazında gördüm, gökyüzünden geçen tayyareler hariç. Traktörü nasıl gördüğümü ayrıca anlatacağım.  Öğretmenlerimiz giderken hüngür hüngür ağlardık, çünkü onları çok seviyorduk… 



97 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

H A L İ M E A B L A - 18/06/2024
H A L İ M E A B L A
S A K I Z O L A Y I - 11/06/2024
S A K I Z O L A Y I
İ L K B A H A R D A Y A Z L I Ğ A G Ö Ç - 03/06/2024
İ L K B A H A R D A Y A Z L I Ğ A G Ö Ç
Ç İ Ğ D E M - 29/05/2024
Ç İ Ğ D E M
GEÇMİŞTEN GELECEĞE - 28/05/2024
GEÇMİŞTEN GELECEĞE
GEÇMİŞTEN GELECEĞE ESİNTİLER (3) - 07/02/2013
üz gelip te havalar serinleyince herkes köye göçerdi. Kış için odun getirme telaşı başlardı.
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ESİNTİLER (2) - 22/12/2012
İlkbahar gelince Mulla Mustafa amcalar hariç herkes yazlığa göçer, köyde kimsecikler kalmazdı. Evlerin anahtarları da kapının üstünde bir deliğe tıkılıp arkasına küçük bir taş konurdu. Kesinlikle hırsızlık olmazdı. Biz çocuklar bu göçme işini çok sev
GEÇMİŞTEN GELECEĞE ESİNTİLER ( 1 ) - 05/12/2012
Çocukluğumun ilk yıllarında köy hayatından biraz söz etmek istiyorum:
YAĞBASAN - 22/09/2012
1071 tarihinde Malazgirt'te, Bizansa karşı kazandığı zaferle ALPARSLAN, Anadolu'yu Türklere açmıştı.
 Devamı
AlışSatış
Dolar32.787732.9191
Euro35.540735.6832